NEFSİN BASAMAKLARI VE NEFİS TERBİYESİ

NEFİS TERBİYESİ VE NEFSİN BASAMAKLAR

 

Nefs’i terbiye etmenin 2 yolu vardır.

1.si: Oruç tutup,Az konuşup, Az uyumaktır.

2.si: Zikre kuvvet gidilip, insanın aşkının, şevkinin, muhabbetinin, Allah-u Teâlâ(CC) yoluna sevgisinin coşması sûretiyle, günahlara nazar etmeyecek hale gelmesi . Aşk ve muhabbet yolu ile terbiye, zikre devam ederek olur.

(Cennet, dünyada nefsin sevmediği şeylerle, Cehennem de nefsin arzu ettikleriyle bezenip süslenmiştir.) [Buhari, Müslim]

 

Riyazet, nefsin arzularını yapmamaktır. Mücahede, nefsin istemediği şeyleri yapmak demektir.

Öyleyse nefsi terbiye etmek için Riyazetli ve mücahedeli olmamız lazımdır.

 

ŞAH-I NAKŞI BEND HZ.LERİ NEFİS TERBİYESİ HAKKINDA ŞÖYLE BUYURMUŞLARDIR.

"Bu tarikatte kendi vücudunu nefy edip nefsini görmemek büyük bir başarı olup Allah'a vasıl olmanın ve kabul edilmenin sermayesidir.

Nefsinin emrine uymayan bir cahile tâbi olmak, nefsinin emrine uyan bir âlime uymaktan daha iyidir.

"Bu tarikata giren, kendi nefsini Firavundan yüz kat aşağı bilmedikçe bu tarikattan istifade edemez."

İşte bak ey kardeşim, bu sülûkü iyi düşün, anlamaya çalış. Bu yolda ilerlemek ne riya ile, ne çok namaz kılmakla, ne çok oruç tutmakladır. Tam fenaya erip Cenâb-ı Hakk'ın rızası olan hiçbir hizmeti küçük görmeden çalışmaktadır.
   Abdülkadir Geylânî hazretleri buyururlar ki: "Ey kardeşlerim! Ben Allah'a sadece gece namaz kılmakla, gündüz oruç tutmakla, ilim okutmakla değil, cömertlik, tevazu ve sadr selâmeti ile vâsıl oldum."

 

Peygamber efendimiz:"Şimdi küçük cihaddan, büyük cihada dönüyoruz" diyerek, nefisle olan mücacedeleyi “Cihad-ı Ekber” (en büyük cihad) olarak tanımlamıştır. Tebük seferi gibi bir Mücadeleden daha önemli ve büyük bir mücadele olduğunu bizlere açıklamıştır. Hal böyle iken, böylesine bir savaşın geri dönüşünde iken, müslümanların saçları sakalları birbirine karışmış, aç, yorgun, perişanlıklar içerisindeyken, sahâbiler, Peygamber Efendimiz (s.a.v) in bu sözlerini merak eder ve şöyle derler.

“ Yâ Rasûlâllâh! Hâlimiz meydanda! Bundan daha büyük cihâd olur

mu?” dediklerinde Peygamber Efendimiz (s.a.v) :

 

“ Evet! Şimdi küçük cihâddan en büyük cihâda; nefsin hevâsı ile mücâhedeye dönüyoruz!”Diye buyurmuştur.

Ulvî olan ruh, bu karanlık cesetle birleşince yedi perde ile aslî hâlinden perdelenmiştir. Bu perdelerden her birine nefsin dereceleri veya makamları denir.

Birinci nefisten yedinci nefse doğru gelindikçe ve her perde kalktıkça; cismâniyet, zulmâniyet, kesafet azalırken, derece derece ruhâniyet, nûrâniyet ve letâfet artar, ruha mânevî âlemden ışıklar sızar. Tam perdeli hâlinde ise hiç ışık sızmaz. Perde sayısı azaldığı nisbette nefis saflaşır.

Nefis terbiyesibir merdivenin basamakları gibi dir.Şöyleki:

 

1) Nefs-i Emmare     : Kötülükleri emredici olan nefis,

2) Nefs-i Levvame    : Kendisini levmeden, kınayan nefis,

3) Nefs-i Mülhime     : İlham alan nefis,

4) Nefs-i Mütmainne : Tatmin olmuş nefis,

5) Nefs-i Raziyye      : Razı olmuş nefis,

6) Nefs-i Merdiyye    : Allah’ın kendisinden razı olduğu nefis.

7) Nefs-i Kamil         : Kemale ermiş nefis.

 

 

1.  Nefs-i Emmare

 Yani kötülükleri emreden nefistir.

İNNEN-NEFSE LE EMMÂRETÜ-M- Bİ-SSÛÛİ

“Şüphesiz, nefis, kötülükleri emredicidir.”

Sehvetin esiri, seytanin avânesi olmus; keyfine, zevkine, günaha düskün olan nefistir.

Nefsin en aşağı  mertebesi. İstek ve arzularına dönük, heva ve heveslerince yaşayan, sahib olduğu, kötülükleri emredici olan nefsinin isteklerini ilah edinmiş halde yaşamakta olan nefis. Bir başka deyişle, Ahiret gününe iman etmeyen, yaşadıklarının hesabını vereceğine inanmadan, düşünmeden nefsinin istekleriyle yaşamakta olan, hayatını bu şekilde devam ettiren nefis.

  1. Nefs-i Levvame:

Kendisini levm eden kınayan,ayıplayan nefistir.

Nefs-i emmâresini pismanlikla hesaba çekip, onun çirkin hâl ve hareketlerinden kurtulmak için gayret gösterenler, nefs-i levvâmeye dogru mesafe alirlar. Böyle kimseler, nefs-i emmâredeki gibi "nasil olsa Allah affeder" düsüncesiyle avunma gafletinden nispeten arindiklari için, kendilerini teselli edemezler. Bu sebeple de nefislerini kinar, pismanlikla tövbe-istigfar ederler.

 

Eğer nefis, gayr-i meşrû hareketleri icrâya hâkim değilse; kısmen terbiye görmüş ve emirlere de riâyet gösteriyorsa levvâmedir.

Nisa 146.  : “Ancak o kimseler ki, tövbe ettiler, ve hallerini ıslahta bulundular ve Allah Teâlâ'ya iltica ediverdiler, ve dinlerini Allah için halisane kıldılar, onlar müstesna. İşte onlar mü'minler ile beraberdirler. Mü'minlere ise Allah Teâlâ elbette pek büyük mükâfaat verecektir..”

Nefsi Levvame basamağına gelmemiş insanın sonu ebedi cehennemdir.

3. Nefs-i Mülhime:

 

İbâdet, zikir ve riyâzetlerin artması, nefisle şiddetli bir mücâdeleye girişilmesi neticesinde kalp üzerindeki perdelerden birisi daha kalkarsa, nefsin üçüncü makamına çıkılmış olur ki, bu makama “Nefs-i mülhime” denir.

Allah-u Teâlâ’nın insânî ruha isyan ve itaatını vasıtasız olarak ilham etmesinden dolayı bu dereceye “Mülhime” ismi verilmiştir.

Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:

“Hidayeti kabul edenlere gelince, Allah onların hidayetini artırmış ve onlara takvâ yollarını ilham etmiştir.” (Muhammed: 17)

Ruh terakki edip kuvvet buldukça nefse hâkim olmak ister. Birçok mücâhede ve mücâdeleden sonra, bu mertebede nefis ıslah olmuştur. Artık vücutta hâkimiyet ruhun eline geçmiştir.

Sıfatları: İlim, cömertlik, kanaat, tevâzu, sabır, ezâya tahammül, özürleri kabul, güzel zan, hoşgörü...

4.Nefs-I Mutmainne

 

Allah’ın o nefisden ( o kişiden, o candan, o insanın yaşamından) razı olduğu, o kişinin, nefsin, canın da Allah’tan razı olduğu, Allah’ın o kişinin yaşamından, o kişininde Allah’ın yaşamasını istediği sınırların içerisinde, yaşamaktan tatmin olmuş nefis demektir.

Fecr 27-28-29-30 “Ey mutmain (tatmin bulmuş) nefis, Rabbine, razı edici ve razı edilmiş olarak dön. Artık kullarımın arasına gir. Ve cennetime gir.”

Nefs-i mutmainne" den murad, hiçbir şüphe ve tereddüt taşımadan, itminan-ı kalple ve Allah'ı Rab kabul edip O'nun peygamberlerinin getirdiği dini de hak din bilerek Allah'a ulaşan insandır. O insan, Allah (c.c.) Rasulünün getirdiği her akide ve ameli hakk olarak kabul eden ve Allah'ın dininin gereklerini mecburen değil, seve seve, razı olarak kaçınarak yapan yada yapılmaması gerekenlerden uzak durandır.

 

 

5. Nefs-i Râziye:

 

Allah-u Teâlâ’nın bütün imtihan ve ibtilâlarına sadâkat göstermiş, gelmiş ve gelecek her şeye râzı olmuş, bütün gayret ve arzusu Mevlâ’nın hoşnutluğunu kazanmak olan nefsin haline “Nefs-i râziye” denir.

Bu makamda sâlik denize düşen çöp gibi olmuştur. Deniz onu istediği tarafa çalkaladığı gibi, o da hükm-i ilâhi’ye öylece teslim olmuştur. İrâdesini Hakk’ın irâdesine bağlamış, reyini de O’na vermiştir.

Bu nefsin seyri “Fillâh”tır. Âlemi, lâhut âlemidir. Yeri, sırrın sırrıdır. Hâli, fenâya varmış olmaktır.

Sıfatları:

Râziye ile bundan sonra gelen Mardiyye makamlarında olan nefisler Kur’an-ı kerim’de şu hitâb-ı ilâhî ile taltif edilmişlerdir:

“Dön Rabbine! Sen O’ndan râzı, O senden râzı olarak.”

Öyle bir halde dön ki, sen Rabbinden hoşnut, Rabbin de senden hoşnut.

6. Nefs-i Mardiyye:

 

Bu makama yükselen nefisten Hazret-i Allah râzı olduğu için “Nefs-i Mardiyye” adını almıştır. Râzı olunmuş nefis demektir.

Bunun seyri “Anillah”tır. Âlemi şu görünen şehâdet âlemidir. Yeri Hafâ’dır. Hâli hayrettir. Yolu şeriattır.

Sıfatları: Allah ve Resul’ünün ahlâkı ile ahlâklanmak, hataları bağışlamak, ayıpları örtmek, güzel zanda bulunmak, herkese lütuf ve şefkat göstermek, insanları karanlıklardan kurtarmak için onlara meyl ve muhabbet...

Ancak bu meyl ve muhabbet sadece Allah için olup, acıma ve şefkatten ibarettir. Görünüşte insanlardan ayrılmaz, fakat bâtında Hakk iledir. Kalbi mâsivâdan kurtulmuştur.

Muhtaç olduğu ilimleri Allah-u Teâlâ’nın izniyle mânâ âleminden madde âlemine taşır ki, insanlar istifade etsin.

İfrat ve tefritten kaçınır, orta yolu takip eder.

7. Nefs-i Sâfiye:

 

Bu makamda nefis artık sâfileşmiş, süzülmüş, vücudun en kötü yeri iken en iyi yeri olmuş, yani taş iken elmas olmuştur.

Bu makamda sâlik Hakk’ın elindedir. Hakk’ı bilir ve her şeyini de Hakk’tan bilir. Ne kendisini ne de rızkını düşünür. “Neme lâzım, o Sâhibime aittir.” der. Çünkü o çok iyi bilir ve görür ki Allah-u Teâlâ evin sâhibi, kendisi ise misafirdir. “Hû komşu!” denir ya, buradaki “Hû!..” bizzat ev sahibine seslenmektir.

Ondan başkasını tanımaz, her şeyini sadece O’ndan ister. Çıkacak hükm-i ilâhî’ye peşin olarak râzıdır.

“Meşhud tevhid” nefsin sâfiye derecesinde tecelli eder.

Hiç olduğu zaman, perdeler aralandığı zaman, O’nu gördüğü zaman, O’ndan başka bir şey görmediği zaman meşhud tevhid tecelli eder.

Fakat bu göz onun değildir. Bunu kör göz nasıl görebilir?

Onların vasıfları kısaca şöyledir:

 

1. Onlar Hakk’ın kölesidir. İyi bilirler ki, Mevlâ dilerse tutar, dilerse atar. Dilerse muhafaza eder, dilerse etmez.

2. Bir damla rahmet-i ilâhî’ye muhtaç olduklarını bilirler.

3. Bildirilmedikçe, bildirilmeyen hiçbir şeyin bilinmeyeceğini bilirler.

4. Mevlâ dilerse bunları dâire-i saâdetine alır ve dâire-i saâdetine ancak bunlar alınmışlardır.

Bunlar birer hakikat ölçüsüdür. Hareketler buradan anlaşılır.

Herkes nefsinin derecesine göre bu ilmi anlar.

Âyet-i kerime’de:

“Her ilim sahibinin üstünde daha üstün bir bilen vardır.” buyuruluyor. (Yusuf: 76)

 

Allah-u Teâlâ nefsi ile cihad yapan kullarına yardımda bulunacağına dair Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Bizim uğrumuzda bizim için mücahede edenlere elbette yollarımızı gösteririz.(Ankebut: 69)

Şüphesiz ki Allah ihsan erbabı ile beraberdir.”

Allah, bu dünyada iken, daima kötülükleri emredici olan nefsi emarenin, kendi nefislerimizle, kendimize zulmettiğimizin farkına varıp,  nefsimizi kınayıp, halini düzeltenlerden, Allah’ın emirlerine sımsıkı sarılıp yaşamaya devam eden, onun Rızası yolunda yaşamına devam eden kullardan eylesin…

 

 

 

 

 

 

                                                                                                                          Fatih Kara

Yorum Yaz